31/10/1998
Sabah 6:00: Hasan Tekgüç çadırı sallayıp uyandırdı. Özge Buzbaş çoktan uyanmış, çadırlardan gelen konuşmaları duyuyorum. 5 dakika içinde dışarıdayım, ortalıkta kimse yok daha. İçimde küçük bir heyecan var. 6:00-8:30: Bütün malzemeyi iki çan taya bölüştüremedik, çok fazlalar. Bu sırada tahin-pekmezden yengene, peynirden keke o kadar çok şey yedirildim ki… Biraz daha yersem kusacağım, neyse imdada Bobi yetişti, ekmeğin sonunu onunla paylaştım. 2 gündür süren konuşmalar yeniden başladı. Çıkarız; çıkamayız; kaya soğuk
mudur?; `Psikopatın Allahı’yız!` motivasyonumuz ve en acayipi `Rescue’ya kim gelir?`, `Bize birşey olmaz.`, `Nasıl ineriz?`, Rescue, Rescue, Rescue… uzayıp gidiyor. Murat Kırkgoz :`Abi, size birşey olursa ambulans da getiririz, helikopter de.` dedi; dün üzerinde AKUT tişörtü vardı. Ben bu kadar karamsar konuşmalara karşıyım, yalnız birara gerginliği azaltmak için espri olarak `Sedyeyle gelmezseniz inmem valla, ben rahatıma düşkünüm.` gibi birşeyler saçmaladım.
ÇIKIŞ:
… 2. stepten sonra ben lead etmek istedim. Yana doğru kolayca bir geçiş (çimenden) yapıp bir yandaki stepe geçtim; orada ikinci bir istasyon aldım, bizimkiler de geldi. Biraz konuştuk, sonra gözümün kestiği yerden yukarı çıkmaya başladım. O taşa kadar 4 tane ara emniyet aldım sanıyorum, bir tanesi biraz sonra yerinden çıktı ve aşağı kaydı; kaldı üç tane. Kafamın üstündeki taş beni çeker mi çekmez mi diye uzun süre debelenip sonunda onu kucakladım, kısa süre tüm ağırlığımı verdim. Hasan ve Buzbaş, `Olmuyorsa geri dönelim.` dediler. Ahlaya oflaya üstüne çıktım; taşın üst tarafındaki çatlaklara 1 hexantric, 1 stoper daha koydum. Sonra yine karlı çimenlerin üzerinden biraz daha sağa geçtim. Buradan rotanın sonunu rahatça görebiliyorum; şu kafam hizasındaki yere çıkayım, birşey kalmayacak gibi… Yarı çamur yarı kaya basamağa bastım; yukarıda elimle tutacak bir yer arıyorum… Allah Allah hala arıyorum! Her yerden otlar fışkırmış kayayı yutmuş sanki! Sol ayağımın kayacağını yavaş yavaş hissettiğimde vücudumla yapabildiğim kadar öne uzanıp bir kaya çıkıntısını can havliyle tutmaya çalıştım. Sol ayağım kaydı, ben hiçbir yeri tutamamıştım daha. Altımdaki 1.5 m genişliğinde, çimenli, hafif aşağı eğimli stepe doğru yüzüstü kaydım ve orada yuvarlanmaya başladım. Birdenbire süper ivmelendim. Birbirine yakın taktığım 2 emniyetimin de attığını gördüm. Yüzeyden ayrılarak başaşağı uçmaya başladım; az önce tırmanırken geçtiğim yerleri gördüm, elimi uzattım; sanki tutabilecekmiş gibi. Aynı küçükken gördüğüm ‘free fall’ kabusları gibi, sonsuz hızla yere doğru gidiyorum.
… Uzun süredir aşağı uçuyorum, net olarak tek birşey aklıma geliyor: BEN ÖLECEĞİM! Bu anda ölümden hiçbirşey düşünmedim; bebekliğimle başlayan ve evin önünde misket oynayan 11 yaşımdaki halimle devam eden bir film falan da görmedim. Aklım hala çalışıyor (ne yazık ki) ve ben bir çuval gibi kayalara düşüp öleceğimi biliyorum. Yaşamak için son iki-üç saniyem kalmış, ama onları iyi değerlendiremiyorum, varsa yoksa ÖLÜM! Anaokulunda resim yaparken, ailemle doğumgünümü kutlarken veya Kulüp’te katıla katıla gülerken bir an bile aklıma gelmemişti oysaki.
… (Tanrı karar verdi.)
… Kendimi bir kayanın üstünde buldum, her tarafımda müthiş bir ağrı ve acı var; istemdışı inliyorum. Bir-iki dakika sadece inledim ve (yapabildiğim kadar) kayaya sarıldım. Buzbaş’ın sesini sonra duydum; yukarıdan geliyor. Oha! Onların da mı altına düştüm?! Sonra bir anda Buzbaş yanımda belirdi, birşeyler soruyor. “İyiyim.” Dedim, ama ezberlenmiş bir replik gibi, aslında daha tam karar veremedim. Kafamın arkasından yüzüme doğru biraz kan gelmiş, kolumda da bir yarık görüyorum. Zor nefes alıyorum, sanki göğsüme bastırıyorlar gibi. Buzbaş, “Seni buradan indireceğiz abi, söz.” Diyor; bir yandan kafama beyaz bandanayı sarıyor. Olayın şokundan daha çıkamadım ama buradan sağ salim bir ineyim, bir daha elimi kayaya sürmem diye kendi kendime yeminler ediyorum şimdiden. Şu an, aşağıda duvarın dibinde olmayı çok isterdim. Neyse aklım hala çalışıyor, Hasan ve Buzi emniyetimi alıyorlar; yavaş yavaş aşağı iniyoruz. İnene kadar hava karardı.Aşağıya yardım geldiğini bağırıyorlar. Emli’ye doğru gelen yolda 4-5 aracın farlarını görebiliyorum. Jandarma da geldi! Ambulans hazır! ODTÜ geldi, Hacettepe, Cerrahpaşa, bildiğim bütün üniversiteler aşağıda galiba! Sekizliye girdim, paldır küldür indim. Etrafımı bir kalabalık sardı. Çoğunu tanımıyorum, en az ikisi doktor olduklarını söylüyor, bir kenara çekip yarama bakıyorlar. Bir sürü de soru soruluyor, herhalde kafamı vurunca salaklaşıp salaklaşmadığımı anlayacaklar. Büyük bir ustalıkla ve güzel bir Türkçeyle yanıtlıyorum hepsini. “Başka yaralı yok!”, “Evet, yürüyebiliyorum.”, “Biraz su var mı sizde?”, “Üç kişiyiz toplam.” vs. Bir de jandarma var: “Baba adı” diyor, “doğum tarihi” diyor;adeta röportaj veriyorum. Sırtında çantayla aşağıdan koşuşturan kan ter içinde arkadaşlar görüyorum, herkes beni kurtarmaya gelmiş fedakarca. Birara Hasan’ı da görüyorum, sonra ORDOS’lu biriyle (Serhan Poçan galiba) yürüyerek aşağıya inmeye başlıyoruz. Eller omuzlarda, çok sıkı 2 dost gibi ya da 2 kişi halay çeker gibi görünüyoruz. Gayet iyi durumdayım; hatta arasıra gülüşüyoruz, hem şaşırıyorlar hem de seviniyorlar durumuma. Başta hissetmediğim çeşitli ağrılar eklenmeye başlıyor yürüdükçe.
Ambulans: Hayatımda ilk defa biniyorum, hem de “yaralı” olarak. Ebru ve Murat da yanımda; şimdi kurtulduğuma seviniyorum. Kaletepe’deki 50 kadar arkadaşa teşekkür bile edemedim binerken; keşke hepsini tanıyabilseydim. Sonunda baştan beri yapmak istediğimi burada yatarken yapıyorum: Düşüşümü ve eğer bu kadar şanslı olmasaydım annemin halini düşünüp ağlıyorum; kısa bir süre dağılıyorum. Çamardı sağlık ocağı ve uyuşturmadan atılan dikişler; jandarmanın ifademi alışı, “Birinden şikayetçi misin?” Bu sefer Burak ve Muratla ambulanstayız. Niğde Devlet Hastanesi’nde hızlı bir kontrol; iyiyim, ağrılar dışında. 1 mercimek çorbası (limonlu), 1.5 kıymalı pide ve ayran. Arka beşlide rahat yatağm ve ağrılara devam. Hissettiğim mükemmel BÜDAK dostluğu.
Herkese teşekkürler…
Barış AKKİRİŞ
[ Anasayfa ]