1999-ÖZGE BUZBAŞTUTKULAR
VE KORKULAR

Kanyonun içinde hiçbirşey düşünmüyordum, vücut ısımızı nasıl koruyacağımız ve eğer yardım gelmezse oradan ne şekilde çıkacağımız dışında hiçbirşey. İstanbul’a döndükten sonra, yaşadıklarımızın çok büyük bir tecrübe olduğunu anlamamız dışında, olaydan anlamsız bir zevk aldığım hissi doğdu içime. Oradaydık, ölüyorduk, kılpayı kurtulmuştuk, kurtarma ekibine rağmen kılpayı kurtulmuştuk. Bir gece daha geç gelselerdi veya 100 m. Daha ilerlemiş olsaydık, dayana limitlerimizi zorluor olacaktık. Kanyondan çıktıktan 3-5 saat sonra bardaktan boşanan bir sağanak indirdi, sel oldu.

Şimdi rahat ve sıcak evimde oturup bu yazıyı yazarken, iyi ki böyle bir tecrübeyi yaşadık diyorum, kendi kendime. Hayatın elimizden, boş işlerle uğraşarak, kaçırdığımız o zaman diliminin, küçükte olsa bir parçasını, sadece 2 gününü, dolu dolu, zerre zerre yaşadık. Haftaların, ayların su gibi akıp geçtiği okul zamanında 2 gün nedir ki? Oysa bana oradayken dolu olduğu kadar, bir asır gibi uzunda gelmişti. İşte bu yüzden tırmanıyorum.

Olayla ilgisi olmayan insanlardaki genel kanı,dağcıların hayatlarını riske atmaktan zevk duyan manyakalar olduğu yönündedir. Aslında bu kanıda zerre kadar doğruluk payı yoktur. İşin özü, insanın hayatını ortaya koyarak bir risk alması ve tırmanış mutlu sonla bittiğinde yaşadığı korkuyu ve stresi düşünerek, gerçekten yaşadığını anlaması ve bunu ruhunun ta içlerinde bir yerlerde hissetmesidir. Dağcı böyle mutlu olur. Esas problem tırmanış sırasında hasas dengelerin istemediğimiz şekilde bozulmasının size ölüm getireceğidir. Ve bu herkesin, dağcı olsun olmasın en son istediği şeydir. Dağcılar hayata normal uğraşlar ve hobilerle ilgilenen insanlardan çok daha sıkı bağlıdırlar.

Tırmanmak değil tutku olan benim için. Tırmanmak işin eğlence ve problem çözme kısmı, bir kımı fiziksel daha büyük kısmı ise zihinsel olarak. Esas tutku olan insanın ortaya koyduğu şeyin hayatı, onun en değerli varlığı olması, ve buna yapabildiği en iyi şekilde sarılmayı öğrenmesi. Evde oturup televizyon karşısında karnın tok, altım kuru ve elimde kahve ile geçirmek hayatımı, yaşadığımı hissettirmez bana. Veya sabah kadar bilgisayar oynamak, barlarda sürtmek, her gece içki içmek spor yapmak, müzik dinlemek. Bunların hepsi birer küçük eğlencedir, haytın size sunduğu daha değerli şeylerin içinde. Önemli olan o değerli şeyleri çekip çıkararak yaşamayı bilmektir onları, hayatın kedisini, değerini anlayabilmek için. Fakat tüm bu yukarıda saydıklarım, kimisi çok aptalcada olsa, kanyondan çıkıpta istanbula döndüğümde yaşadığımı hissettirmiyorlardı bana.televizyonu farklı seyrediyor, yemeği farklı yiyor, kahvemi farklı içiyordum. Hepsinden aldığım zevk, tat bir başkaydı. Hayat bir tecrübedir ve ben en zorunu ve en güzelini yaşamaya çalışıyorum. Esas zor olan ve insanın duygusal dünyasını alt üst eden şey ise hayatınızı riske atarken-büyük tecrübeleri yaşayabilmek için- aslında sonun hiçte mutlu bitmeyebileceği ve yaşanabilecek diğer tüm tecrübelerin bir anda sonsuzlğa düşerek bitebileceği. Bunu düşünerek korkuyla doluyorum. Bu zor zihinsel oyunda korku ve tutku birbirinin içine öyle girmiştir ki artık insana doğal gelmeye başlamıştır. Terazinin bir kefesine koyulan tutkular ve yaşadığını hisetme isteği diğerine konan ölüm korkusu ve her şeyin bir anda sona erebileceği gerçeği ve onları dengede tutan terazinin denge noktası, tırmanmak, dağcılığın eğlenceli kısmı.

İşte böyle hissetmektendir ki hem tırmananırım hemde tırmanırken korkarım, ölümüne korkarım. Korkuyu denetim altına almak diye birşey yoktur gerçekte. Sadece onun önünde, ondan kaçmak yerine, korkuyla yan yana yürüyebilirsiniz, onun varlığını kabul ederek.

Doğada, doğda olmak huzur, dinginlik ve mutluluk hissi verir bana, dağların haşmetini orataya koyarak. Bu işin keyif kısmıdır.

Tırmanırken altınızda uzanan yüzlerce metre boşluk ise korkuyu tattırır dilini damağının kurutur insanın, küçük bir hegzantric’in altı kenarından bir tanesinin kayaya kitaplardaki gibi sıkışıp sıkışmadığına konsantre olmaya zorlar sizi. Yada kenarı köşesi takıldığı için kolonun malzeme askısından bir türlü çıkmayan karabinin çıkması için küfretmeye, dua etmeye zorlar. Böyle bir ikilemi başka bir yerde bulmak zodur. Kulüpte oynarken elimizde kuş gibi duran karabinlar ağırlaşırda ağırlaşır, uzun perlonlar kısalır, ipteki sürtünme artar artar ve sanki aşağıdan birisi çekiyormuşta ip gelmek istiyormuş hissi verir insana.

Bu yük olay bittiğinde kalkınca tırmananın omuzlarından, tüy gibi hafifler insan ve yaşadığını iliklerine kadar hisseder. Biraz da bu hafiflemeni etkisiyle zirvede bir iki adım atacak yer varsa eğer en tecrübeli tırmanıcı bile sendelemeden yürüyemez o kısa mesafede. Bu duyguyuda başka yerde bulamazsınız. Ruhsal rahatlamanın, fiziksel dengeyi bozduğu nadir anlardandır. Kulaklarınızdan az önce fışkıran adrenalin yanagınızdan akarken göz yaşlarınıza karışır ve sizi aşağılara doğru, huzurla.

İşte ben bu yüzden tırmanırım. Hayat hissedemeden avuçlarımdan uçup gitmesin diye mecbur olmadığım şeyleri yapmaya zorlarken kendimi. Peki ya bunu yaşamak isterken biterse hayat, yapılan bir hatadan dolayı. Bir anda. Ya sonra?... liderin zor yanı budur işte.

Korhan’ın Aladağlar yazısında yazdığı çok sevdiğim bir lafı vardır. Yazmadan edemiyeceğim.

“It is not logic, it is passion.”

Bu yüzden “ya sonra?...”nın cevabını aramamalı. O televizyon reklamlarındaki kadar cesur olmalı insan, tutkular kadar, korkular kadar, dilediği kadar...

[Geri][Anasayfa]