ALACA KIŞ ÇIKIŞI DENEMESİ...


Merhaba, ben BÜDAK’ın eski dağcılarından birinin deyimiyle palazlanmaya başlamış bir yeni yetmeyim.her gezide bu denli çok öğrenmem de bunun kanıtı sanırım. Ve her gezide daha da fazla bulaşarak, şu dağcılık mikrobuyla dönüyorum eve. Ama bu son gezi gerçekten çok başkaydı. Hiç bu denli değişik şeyi birarada ve bu denli yoğun yaşamamıştım. Bu benim ilk kış kampımdı ne de olsa.

Alaca’yı denedik biz şubatta. Biz:Ben, Cihan, Ufuk ve Füsun’dan oluşuyordu. Kız ve erkek sayısı eşit olan tek grubum. Kimse “Baylar ve Bayan” diyemezdi bu ekipte. Ne mutluluk.

Bir takım şeyleri, ilk kez yaşadım bu gezide ben. Zirve tutkusunu, gerçek bir ölüm tehlikesini, ben yaptım diyebilmenin zevkini ve sanırım ilk kez anladım:bütün zorluklara rağmen niye dağa gidiyorsunuz sorusuna, “çünkü onlar orada” cevabını Mallory’nin. Eh sizde bu yazının sonuna kadar okumaya dayanabilirseniz:çünkü senelerdir mektup yazma dışında ilk kez kalemi elime alıyorum. Benim cevabımı öğrenirsiniz ya da anlattıklarımı diyelim. Hem dağcıların dayanıklılığı nereden anlaşılacak şuncacık yazıyı da okuyamazsanız.

Evet şimdiye kadar çoşkuyu, dağlarda olmanın onlarla bütünleşmenin,onları sevmenin ne demek olduğunu öğrenmiştim. Ama hiç bir zaman zirve için ilerlememiştim doğrusu. Hatta belki de küçümsüyordum zirve için gidenleri,deneyimsizliğimin getirdiği anlayışsızlığımla. Ben tırmanmayı seviyorum. Bir sırtta ilerlerken duyduğum yaşama sevincini, çoşkuyu, özgürlük duygusunu, bunların getirdiği sarhoşluğu. Ve bana öyle geliyordu ki, zirve için gidenler tüm bunları kaçırıyor,hissetmiyorlar. Oysa bu gezide bende zirve için gidiyorum. Ama sadece diğerlerinin üstünde bir de zirve sarhoşluğu eklenmişti bu kez, o kadar.

Biz iki kamp attık yolda. İlk gün havanın güzelliği, Sarı Mehmeler olunda bozulan moralimizi tümüyle düzeltmişti. Hava biraz daha izi veririse zirve bizim diyorduk Ufuk’un ayağının sakatlığı bile moralimizi bozmamıştı. Sakin sakin, olayın tadına vara vara çıkıyorduk yukarı. Kestiğimiz çığ rotalarının verdiği ürperti bile olaya ayrı bir güzellik katıyordu. Ertesi gün Mangırcı’yı terk edip Alaca Başı’na doğru yükseldik. Karda batmamak için sırttan gitmeyi tercih ettik.

Hatalar yaptık bu çıkışta biz. Ama ne yapalım hatalaar yapılmadıkça öğrenilmiyor ki çoğu zaman. Bence önemli olan ilkinden ders alıp, tekrar etmemek hatayı. Tabi ilkinden yırtacak kadar şanslıysan.

Güneyden gelen bulutları görüpte dönmemek bir hataydı.Dağcı dostlar uyarmıştı bizi. Ama nereden bilebilirdik ki havanın böylesine üzerimize çökeceğini.görüntünün güzeliliğiyle büyülenmiş, zirve isteğiyle dopdolu ilerliyorduk. Kaynaşmaya başlayan bulutlara sevgili karamsarımız dışında kimse aldırmadı. Onun şakayla karışık uyarılarınıda kimse ciddiye almadı. Ama emin olun bu şakaları bir daha can kulağıyla dinleyeceğim.

Alaca’ya bağlanan son sırta geçemek için bir yan geçiş yapmak gerekiyor. Burada yaptığım, sorumluluğu tamamen bana ait olan bir hataydı. Gruptan ayrılıp bu yan geçişi erkenden deneyeyim dedim. Yükselip sonra tekrar aşağıya inmeyi istememiştim. Ve tam tozluklarla, bütün gücümü kullanmama rağmen kazmanın sadece bir kaç milim saplandığı bir sert kar tabakasında aldım soluğu. Ve düştüm. Sonra keçilik edip devam ettim yan geçişe. Ve yine düştüm. İkinci düşüşten sonra kanıma karışan adrenalininde yardımıyla iki dakikada tekrar sırttaydım. Kanıma karışan adrenalin diyorum çünkü kesmeye çalıştığımız sırt dik bir eğimle, üstü kayalarla bezenmiş bir şekilde dosdoğru Mangırcı’ya iniyordu. Küfrede küfrede Füsun’a yetiştim de Cihan’la Ufuk arayı bir hayli açmışlardı. Yemin ediyorum bir daha asla, asla üşüngeçlik yapmıyacağım. Sabah çantaları değiştirdiğimizde kramponları değiştirmeye üşenmiştim. Hava hafif tertip tipiye çevirmiş, yan geçmeye çalıştığımız yüz iyice buz tutmuştu biz oralarda oyalanırken. Sonuç:Cihan’lardan ve kramponlardan bir hayli sonra (Bana yüzyıl gibi gelen bir, “bir hayli sonra” bu) bazı donuklarla ulaşabildik kamp yerine. Kamp yerimiz, yaklaşık 3100-3200 m olduğuu tahmin ettiğimiz, Alaca'ya bağlanan son sırttın tam ortasındaydı.

Çadırınız bir dom bile olsa dostlar, sakın bir sırtın tam ortasında gecelemeyin. Hem çadırınıza hem size yazık. Aslında o gece sırtta sabahlamak dışında pek bir seçeneğimizde yoktu. Ha, bu arada keşfetiğimiz bir başka gerçek:üstü yırtılıpta uçsa bile, iki kişilik bir çadırda tulumsuz dört kişiyi barındırabildiği. Genede siz denemeyin, gerçekten..

Ne geceydi tanrım. Yemeğimizi bitirdiğimizde hala ertesi günü zorlayıp, zorlamamyı tartışıyoruk. Sonra rüzgar ilk saldırışını yaptı. Ve o ana kadar kinin sadece bir meltem olduğunu kavramamıza sağlıyacak bir saldırıydı bu. Burnumu bir meltemde dondurduğumu söylesem kimse inanamaz sanırım. İlk anki ne oluyoruz paniğinin hemen ardından Cihan’la Ufuk köşelere yapıştılar. Ama rüzgarın onların direncine aldırdığı yoktu. Bir gelincik gibi savuruyordu onları.

Düşünüyorumda bayağı komikti aslında. Dalga dalga geliyordu rüzgar. Ne kadar bağırırsan bağır duyuramıyordun sesini. Bir ara aklımdan tam sessiz film oynanacak yer diye geçtiğini hatırlıyoru. Aslında geerçekten korkmuştum.

Çardır dayanacakmıydı? Kafamızı kurcalayan ana sorun buydu. Rüzgarın kesilmesini bekleyerek, çadır dayanmadığı takdirde ne yapacağımızı tartıştık. Geldiğimiz sırt noktasından geri dönemezdik. Direk Mangırcı’ya inmeyi denemekten başka seçeneğimiz yoktu. Bilmediğimiz bir rotada üç krampon ve bir fenerle inmeyi deneyecektik.soğuk korkunçtu. İçeride olmasına rağmen ayakkabılarım donmuştu çoktan. Okuduğu yazılardaki küçük vibramlı dağcılar geliyordu aklıma. Ben herhalde 33 numara falan giymek zorunda kalırdım diye düşündüm hatırlıyorum.

Bir kaç saat sonra çadırı tutmayı bırakıp uyumayı denemeye karar verdik. Balık istifi olup yattık. Sarıldık birbirimize. Şükrettim tanrıya böylesi dostlarım olduğu için yanımda. Sakin bir kabullenmişlik içindeydiler, gerektiği anda harekete geçmeyi bekleyen, yine de bir çeşit kabullenmişliğin sakinliği. Bu ve dost bir kolun sıcaklığı yatıştırdı beni. Birden anladım ki biz bir bütündük, hep beraberdik, aynı amaç için aynı yolda yürüyorduk.

Bir tilki uykusuydu daldığımız ilk önce, sonra sabahtı kalktığımızda. Bunlardı “zorluklar orada” cevabını anlamam sebep olan.

Bu doygunluk, bu bütünleşme hissi, çevremdekilerle ve yaşamla. Ve tüm bunların getirdiği mutluluk. Eğer bütün bunlar zorluklardan kaynaklanıyorsa tabi koşar inan zorlukların peşinden. Hiç pişman değilim o geceyi yaşadığıma. İnsan olduğumu, bundan mutluluk duyduğumu, yaşamla bütünleştiğimi hissettim çünkü ben o gece.

Başka şeylerde öğrendim bu gezide. Ben yaptım demenin zevkini. Hata bile olsa yaptığın, onu kabullenmeyi. Ve bazı dostlarda “Ben söylemiştim size dimi” demenin zevkini tattılar. Ne güzel değil mi, herkes bir şeyler tattılar bu gezide.

Ve sonra döndük yorgun savaşçılar misali. Savaşı kazanmak kaybetmek önemsizdi. Elimizde geleni yapmıştık. Aşağıda dostlara kavuşmanın sevincini yaşadık. İğrenç kar suyundan yapılmış, tüylü kıllı kakaolardan sonra ne zevkti tanrım Gencer’in güzelim çeşme suyuyla yaptığı o kakaoyu içmek. Sonra çadırımıza ve benzin ocağımıza kavuştuk, ne büyük lükstü çorapları kurutmak. Hele o Cihan’ın bir sanat eseri yaratırcasına yaptığı korkunç sabah kahvaltısı. Bu denli zevkli bir şey yedimmi evvelden diye düşünüyorum.

Sonra yollar, ilk kez yalnız dönüşüm. Avcı Memet’in kızlarıyla yalnız oluşumun getirdiği kaynaşma, sıcaklık. Onların sürekli çalışmayla geçen yaşantısının bir parçasını olsun, birlikte paylaşmanın getirdiği mutluluk. Ve gene ilk kez yalnız otostop çekip sonra islamın beş şartı üzerine dinlediğim o upuzun konferans. Ve gecenin ikisinde koca otobüsle beni evimin kapısının önüne bırakan sevgili otobüs şöferlerim.

Daha ayrılırken özlemeye başlmıştım dağlarımı, ama biliyorduk ki bu bir veda değildi. Sadece “Görüşene kadar sağlıcakla kal”dı.


Karanfil Soyhun

[Geri][Anasayfa]